Ey vakit ki terazisini kaybetmiş kıymetlerin pazarı kurulmuş bu diyarda;
bir ultrasonun sessiz ışığında görünen yalnızca bir organ değil, yılların birikimi, gecelerin uykusuzluğu, ilmin sabırla yoğrulmuş hamurudur.
Ve lakin, bu emeğin karşılığı dile geldiğinde, kimi kulaklar hayretle değil, neredeyse hakaretle kabarır.
Zira sanırsın ki bu zat-ı muhteremler, doğdukları günden beri salonlarının bir köşesinde bir ultrason cihazı, diğer köşesinde nöbet tutan bir hekimle büyümüşlerdir.
Sanki ilim, onların hanesinin mirası; teknoloji, aile yadigârı.
Öyle ya, bedel zikredildiğinde yüzlerde beliren o şaşkınlık değil midir bu vehmi ele veren?
Ne tuhaftır ki, kendi malına gelince pazarlığın en keskin kılıcını kuşananlar; başkasının ömründen, bilgisinden ve mesuliyetinden doğan hizmeti, bir anda “fahiş” yaftasıyla dara çekerler.
Kendi emeğine paha biçerken sultan kesilenler, başkasının emeğini söz konusu edince garip bir cömertliğe bürünürler—ama yalnızca vermemek hususunda.
Kendi malını altın terazisinde tartanlar, başkasının ömrünü, emeğini, ilmini çay kaşığıyla ölçmeye kalkar.
Bedel söylendiğinde yükselen o itiraz yok mu? İşte orada akıl değil alışkanlık konuşur: Başkasının emeğini hafife alma alışkanlığı.
Ve en trajikomik tarafı: Hastalığın yükünü, acısını taşıyan kendisi olduğu hâlde, tavır sanki hekim borçluymuş gibi.
Sanki risk alan, gece uykusunu bölüp sorumluluk taşıyan kişi karşısındaki değil de kendisiymiş gibi bir tersyüz edilmiş kibir…
Bu, cehaletin masum hâli değil; bu, değeri bilmemekte ısrar eden bir zihnin konforudurır.
Velhasıl; mesele ücret değil, idrak meselesidir.
Kıymeti anlamayan için her şey pahalıdır.
Lakin kıymet bilen için, ödenen bedel değil; alınan güven, görülen ihtimam ve taşınan sorumluluk konuşur.
Ve insan sormadan edemez: Bedava sandığınız şeyin bedelini, acaba kim ödemektedir?
Hakikat keskindir: Kıymeti anlamayan için her şey pahalıdır.
Çünkü onun terazisi bozuk değil—bilinçli olarak eğridir