Altın Çağın Gölgesinde: Allah’a Para Vermek & Tıbbın Fetret Devri
Bir Başlangıç İçin Son Söz
“Doktor bey, ‘Allah’a Para Vermek’…
Bu başlığı bulmak için çok mu düşündünüz, çok mu aradınız?” diye soracaksınız.
Evet.
Zihnimin karanlık dehlizlerinde kaybolarak aradım.
Ruhumun labirentlerinde, her sapağı dönerek düşündüm.
Çünkü hakikat, genellikle en ıssız kelimelerin arasına saklanır.
Öyleyse gelin, uzun zamandır sizleri yoldan çıkaran, doğru patikaya sevk etmeyen o köklü yanılgıları, o kutsanmış yanlışları birlikte ele alalım.
Hastalıkların çıplak köküne inilmedikçe, şehrinizi – ülkemizi saran özel hastane ağları büyümeye, gölgelerini uzatmaya devam edecek.
Yeni bir bakış, yeni bir soluk, gerçeğe aldanmadan bakmak şart.
Zira bir hastane inşa etmek, toplumu iyileştirmez; yalnızca hastalığın tapınağını büyütür.
Hipokrat…
İsmi her aklın ve dilin üzerinde bir mühür gibi.
Sağlıkla ilgili en ufak bir sıkıntıda, en küçük bir hayal kırıklığında, hastaların dudaklarından hekimlere fırlayan bir azar işte bu isimle süslenir: “Hipokrat yemini etmedin mi sen?”
Bu sitemi bana da yönelttiler.
Ve o haklı olduğum anın dingin gücüyle, haksıza kalkan -zırh olan bu ismi, bu efsaneyi sorgulamaya koyuldum.
Yıllar süren bir araştırmanın, kadim metinlerin tozlu sayfalarında kaybolmanın ardından, nihayet beynime kazınmış, beni esir alan o Hipokratik safsatalardan sıyrıldığımda gördüğüm manzara şuydu:
Hipokrat, mükemmel bir illüzyonist, menfaatin ustası, üç kâğıdın kadim üstadıydı.
Buyurun, size bu hakikati satır satır sunayım.
İlahi Bir Doktor, İnsani Bir Kibir
Hipokrat, bildiğimiz anlamda bir tıp eğitimi almamıştır.
Ona bu ilmi, efsaneye göre, tanrı Apollon lütfetmiştir – öğretmiştir.
Hatta soyağacı (Ahnentafel ), doğrudan tıp tanrısı Asklepios’a bağlanır.
Ben tanrı soyundan geldim der, cahil kalabalıklara…
Tanrı öğretti bana şifa ilmini…
İnanmazsan günaha girersin ….
İnsanlar hekimleri kibirli olmakla suçlarlar ya, işte o kibrin en somut, en eski hali, tanrısal bir soydan geldiğini iddia eden bu başlangıçtadır.
Hipokrat kendisine Tıp bilimini direkt tanrı Asklepius tarafından öğretildiğini söylemiştir.
İnsanüstü bir egonun, ilahi bir kibrin temeli atılmıştır.
Kadın Bedenine Sırtını Dönen Bilgelik
Kahun ve Ebers papirüslerinin kadim Mısır bilgeliğine daldığımda gördüklerim, yüreğimi burktu.
Antik Mısır’da kadın sağlığı kutsal addedilir, spekulum gibi aletlerle hkadın hastalıkları objektif şekilde incelenir, hatta tedavi edilmemiş rahim hastalıklarının vücutta gezindiği, başka hastalıklara sebep olabileceği bilinirdi.
Peki Hipokrat ne yaptı?
Kısırlık şikayetiyle gelen bir kadını, battaniyelere sarıp terleterek bekledi. Kadının Burnuna gelen kötü bir koku, onun için nihai teşhisti: Suçlu kadındı.
Basit bir sorgulamayla anlaşılabilecek bir gerçeği, ısıtarak ve kokutarak dramatize eden bu yöntem, derin bir körlüğün, acı bir beceriksizliğin ta kendisiydi.
Olanı göremeyen bir bilgeliğin trajikomik sahnesi.
Kos Adası: İlk Özel Kliniğin Stratejik İnzivası
Hipokrat, dünyanın ilk özel hastanesini – şifahanesini – mabedini, Marmaris’in hemen karşısındaki Kos adasına kurdu.
Doğum yeri olduğu için derler, lakin bu bir kamuflajdır.
Gerçek şu: Eğer bu hastaneyi Anadolu topraklarına, Marmaris’e kursaydı, kimse hastanenin önünde kurban kesmez, küpler dolusu kıymetli eşyayı bağışlamazdı. Fakat siz, umutla ve ıstırapla, çevresi deniz olan bir adaya, bir de yorucu tepeye tırmanırsanız, insan psikolojisi gereği “boş dönmemek” için kesenin ağzını açarak, her şeyinizi verirsiniz. Bu, mesafenin ve umudun iktisatıdır. Uzak, ulaşılmaz olan değerlidir.
Yanındaki doktor yerine uzaktakine gidenler halen yok mu?
Hipokrat’ın Marmaris’in karşısında, kuş uçuşu ile 5 kilometre uzaklıkta (ne çok uzak ne de çok yakın) bulunan Kos adasında, Dünyanın ilk özel hastanesini kurduğunu söylemiştim. Bu hastaneye ölecek olduğu düşünülenler alınmazdı, evine git denilirdi.
Hastane içerisine ölecek olanı alarak “kötü şöhret birikmesi” en baştan engellenmiştir. Zaten Hammurabi kanunları nedeniyle kısas kaidelerinin uygulanması insanlığın genel kabul haline gelmiş iken, şifahane içinde ölüm gerçekleşmesi halinde, tedaviyi başarılı şekilde gerçekleştiremeyen Hipokrat’ın hayatı tehdit altına gireceğinden, bu en başta önlenilmiştir.
İyileşecek olanların hastaneye kabul edilmeden önce hastanenin kapısının önündeki yerlerde (altarlarda), kurban kesip bağışlamaları zorunluydu. Sonra tedaviye uygun bulunup kabul edilenler hastaneye girerken şükran ve minnettarlık içerisinde değerli eşyalar, değerli emtialar, küpler dolusu hediye sunarlardı. Doktorlara hediye sunmanın kökeni buradan gelir.
Bunları yapmayanlar yani maddiyatından vaz geçmeyenler otomatikman ölecek, kendisine ölüm sirayet etmiş kabul edilirler ve hastaneye yani Asklepion’a alınmazlardı. Çünkü ölüm o kutsal mekanı kirletirdi. Hatta bu hastanenin kapısına yazılmış olan “Buraya Ölümün Girmesi Yasak” yazısı da işte bundan dolayıdır. Bu kapı kemerlerine yazı stratejisi sonraki tüm antik hastanelerde de uygulanmıştır.
Tanrıya Rüşvet, Hekime Servet
Hipokrat doğrudan muayene ücreti almazdı. Çünkü insanlık tarihi boyunca insanlar, şifa için doktora ödeme yapmaktan hep imtina etmiştir.
Hipokrat bu direnci, dahiyane bir şekilde aştı: Ödemeyi, doktorun avucuna değil, tanrının kutsal hazinesine yaptırdı.
İyileşmek için önce tanrıların gönlü, izni alınmalıydı.
Bu yüzden hastalar, severek, isteyerek, tanrıyı memnun etmek için şifahane önündeki altarlar da kurbanlar kestiler, değerli hediyeler sundular.
Para, Tanrıya – Allah’a verilen bir rüşvet, bir adağa dönüştü.
Ve bu rüşvetin nihai varış noktası, elbette ki hastanenin hazinesi oldu.
Hipokrat, parayı almak için onu mükemmelce görünmez kıldı.
İnsanlar “doktoru şatafat içinde yaşıyor görüyor ve buna kendi servetinin alınmasının sebep olduğu düşüncesinden” kurtulmak için, doktora para vermek yerine gönüllü olarak “iyileşmek için Tanrıya adak – Allah’a para vermek” stratejisine koşulsuz şartsız, sorgulamadan itaat ettiler.
Bu yöntemde çözüm yapılırken insanlar yapacakları ödemeden hiç bir zorluk, kaçınma yapmadıkları gibi; severek – isteyerek – övünerek ödeme yapmışlardır. Çünkü iyileşmek için gereken maddi miktarı doktorun eline avucu koymak yerine Allah’a – Tanrıya vermek doktor yerine Tanrıyı memnun etmek daha cazip gelmiştir. Bu halen geçerlidir.
Hekime muayene ücreti vermek yerine; Tanrıya – Allaha hediye vermek için kurban satın alıp kesmek, insanların severek ve isteyerek (Tanrıyı memnun etmek için) yapılmış, hemen kabul görmü, halende kabul görmektedir.
Zaten Allah izin vermezse Hipokrat’ın tedavisi de işe yaramayacağından, ilk önce Tanrıların gönlü alınmalıydı, onlara şükran sunulması gerekliydi. Bu yöntem Hipokrat’a avucuna konulacak muayene ücretinden, daha fazlasını kazandırmıştır.
Tarih boyunca insanların her bir sorunda, Tanrıya rüşvet (işleri kolaylaştırma bedeli, adağı, kurbanı) vererek sorunlarının kolayca çözülüp yoluna girmesini istemiş ve bir adak sunma, kurban verme bedelini gönülden, hatta övünerek kabul etmişlerdir.
İşte bu yüzden hastanecilik kârlı bir iş olmaya günümüzde de devam etmektedir. Yoksa dört bir yanı denizler ile çevrili ada gibi, mahrumiyet yerinde, masraflı bir hastane nasıl yapılabilir, ve de işletile bilirdi? Aslında Hipokrat tıbbın babası değil Hastaneciliğin babasıdır.
Cerrahiye Savaş ve Tıbbın Uzun Kışı
Sonra Hipokrat cerrahi tedavileri benimseyen biri değildi, daha çok bitkiler ve özellikle telkin ile şifa dağıtmaya çalışmıştır. Bu gayreti esnasında cerrahi yeteneği olan diğer doktorlar ile büyük bir çıkar çatışmasına girdiğini, onların gereksiz ve para için insanları ameliyat ederek kestiğini, zarar verdiğini iddia etmiş (örtülü kötüleme durumu), hatta orjinal Hipokrat yemininde bu örtülü kötülemenin kelimelerle süslenmiş hali dahi vardır.
Hipokrat’ın, telkinci tedavileri olduğu, özel şifahanesi bulunan, muayene ve tedavi ücreti almayan, Tanrı soyundan gelen ama oluk oluk değerli hediyeler, hastanesine kurban adaklarını kabul eden birisinin, antik piyasayı domine edecek şekilde, cerrahi nosyona sahip hekimlere insanları hücum ettirmek suretiyle yok ettiğini, başarılı bir karalama kampanyası ile çıkar çatışmasına giriştiği ortadadır.
Bu davranış günümüzde halen devam etmektedir.
Zaten bu başarılı olan çıkar çatışmasının zaferi, 19. yüzyıla kadar sürecek yani yüzlerce yıl sürerek, tıp alanında, özellikle cerrahide ilerlemenin yavaşlamasına, Tıpta fetret devrine sebep olmuştur. Kendisinin pratiğinde uyguladığı mizaç teorisi gerçek anatomi ve fizyoloji uymadığından, gerçeğin – hakikatin ortaya çıkarılmasını da uzun bir süre engellemiştir.
Hatta Hipokratın cerrahlara devam ettirdiği kara propagandanın, kaynağını, gücünü nereden aldığını kendisinden ~ 1350 yıl önce Babil imparatoru Hammurabi’nin kanunlarında bile görebiliriz.
Aynen şöyle yazar. Bir doktor bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve hastayı öldürürse ya da bıçak ile bir tümörü açıp gözü keserse doktorun elleri kesilir. Yani Cerrah doktorları kötülemenin, suçlamanın tarihi çok eskidir.
Hammurabi döneminde, yani Hipokrat’ın sistemi yozlaştırmasından ~ 1350 yıl gibi çok önce, bir hekim kırık tedavi ettiğinde 55 gram gümüş (5 şikel) gibi somut ve dürüst bir ücret alırdı. Antibiyotiklerin ve sterilizasyonun olmadığı zamanlarda, 55 gram gümüş sağlam paradır. Hipokrat ise bu şeffaf düzeni, bulutlu bir dini ritüele çevirdi.
Neden Hâlâ Bu Kadar Parlak?
Peki neden Hipokrat hâlâ altın varaklı bir heykel gibi parlıyor?
Çünkü elimizdeki en gür ses o.
İskenderiye Kütüphanesi’nin alevlerinde tekrar tekrar yanarak kaybolan sayısız papirüs, bilgi, geçmişi sisler ardında bıraktı.
Mecburen Hipokrata kaldık.
Özetle kimsenin bilmediği, dillendiremediği o büyük Hipokrat işte budur.
Tarih, galibiyetini ilan edenin kalemiyle yazılır.
Hipokrat da galip geldiği için, hikayenin tek kahramanı oldu.
İşte bu yüzden, tıbbın babası değildir o.
O, hastaneciliğin, şifa ticaretinin, kutsal ile dünyevi olanı ustalıkla harmanlayan sistemin kurucu babasıdır. Bir devrin başlangıcı, bin yıllık bir durgunluğun da ilk adımıdır.
Ve bizler, onun inşa ettiği bu tapınakların gölgesinde, hâlâ Allah’a para vermenin gizli muhasebesini yapıyoruz.
işte bunlardan dolayı Hipokrat tıbbın babası değildir ama hastanelerin babasıdır.
Artık insanlar tanrı yerine geçmiş olan SGK kurumuna her ay kurbanlarını göndermektedirler.
Artık insanlar, tanrı yerine geçmiş olan SGK kurumuna her ay kurbanlarını göndermektedirler.
Doktora değil; Tanrı’ya verilen, farklı bir şekil almıştır.
Doktora değil; devlete vermek değerlidir.
Muğla

Kadın


